CHP'nin sokak çağrılarıyla beraber gençlik ve siyaset ilişkisi üzerine piyasada epey yargılar dolaşıyor. Kimisi de yargılarını sosyolojiye söyletiyor! Sosyoloji, anlamaya çalışır. Yargılara karşı mesafelidir. İstekleri değil, olguları temel alır. Analiz ve yorumları da olgularla yapar.
Elbette bazı gençlerden alınan görüşlerle bir takım yorumlar yapılabilir. Ancak bu yorumlar yine yüceltme, pratiği meşrulaştırma ve beklentileri temellendirme için yapılırsa güdüleyici olur. Yani sosyoloji yönlendiren araç bilime dönüşür. Bundan dolayı gençlerin yaşanan siyasal konjonktürdeki tepkilerini önce anlamaya çalışmak gerekir.
Protestolara ve boykotlara katılan gençler, yeni bir kuşak. İktidarın 24 yılı içinde doğup büyüdüler. Türkiye'nin hızlı kalkınması, çeşitli konforlara ulaşması, darbe ve krizler geçirmesi süreçlerinde büyüdüler. Aynı zamanda sosyal medya ve popüler kültür tarafından biçimleniyorlar. E-posta kullanımı ötesi geniş bir sosyal medya teknolojisine aşinalar. Bir kuşak olarak küresel teknolojilerin ürettiği yeni hegemonik söylem ve kültür sağanağı altındalar. Onları kullanma becerisi kadar, onlar tarafından yönlendirme dezavantajlarına da sahipler.
Amerika'nın popülist psikoloji ve marketçi bilim yapanlar bu gençliğe z kuşağı adını veriyor. Belki de buna dijital kuşak, pop medya kuşağı, kaotik kuşak ya da" hep kendini arayan kuşak" demek daha doğru. Çünkü ne dediğimiz daha iyi anlaşılıyor. Ne sadece teknoloji belirleyici ne de ideoloji. Ne ailelerine tam bağlılar ne de öğretmenlerine.
Türkiye sosyolojisinde bu kuşak üniversiteyi bitirinceye kadar sadece okula gidip gelmiş, sosyal medyada gezip dolaşmış, kafelerde oturmuş, kampüslerde okumuş. Ne köyde çalışmış, ne sanayide, ne de esnaf babasının yanında. Emek ve üretimle, çalışma ve sıkıntıyla yüzleşmemiş. Çoğunluk, şehirli alt-orta kesim memur ve esnaf çocukları. Hayat ile ilgili pratik tecrübeleri hemen hemen yok. Ne tarla sulamıştır, ne koyun gütmüştür, ne sanayide elleri yağlanmıştır, ne de esnaf dükkânında müşteri kaygısı duymuştur. Bütün zamanı okullarda ve kafelerde geçmiştir.
Anne-babalar, onların okuyup büyük adam olması için etrafında pervane olmuştur. Okullarına gidilmiş( hayatım boyunca babam bir defa okuluma gelmişti), dershanelere gönderilmiş, sonra da ceplerine para konarak üniversitelere yollanmış. Büyük anlatıları da yok, ideolojiye de inanmıyorlar, hakikat anlayışları da net değil. Belirsiz, geçişli, eklektik ve hatta karma siyasi yaklaşımları var. Hem milliyetçiler hem de bireyseller. Nasıl oluyorsa bu?
Kendilerini düşünüyorlar daha çok. Gelecek beklentileri de bireysellik etrafında iş, mevki, ülke, kazanç olarak görülüyor. Bütün topluma ilaç olacak bir dünya görüşleri veya siyaset bilinçleri yok. Bu nedenle muhafazakârlık, milliyetçilik, Atatürkçülük ve sol arasında geçişler, sentezler ve karma anlayışlar yaygın.
"Z kuşağı Türkiye'yi değiştirmek istiyor" önermesi havada asılı kalıyor! Çünkü değişim ciddi bir siyaset, kolektif bilinç ve duruş gerektirir. Batıda 68 kuşağının böyle bir anlamı vardı. Onlar sokağa döküldükleri ve boykot yaptıkları için değişim olmadı. Özgün fikirleri, siyasi anlayışları ve duruşları vardı. Özgürlük, birey, haklar, eşitlik... Bunlar üzerinde uzlaşan, teori üreten ve duruş ortaya koyan kolektif bilinç sokağa aktı. Oysa şimdiki gençlik sadece bireysel hoşnutsuzluklarını sokaktaki siyasal havaya uydurarak oradan bir şeyler devşirmeye çalışıyor. Kaygılarını oraya yansıtarak iktidara duyurmak istiyor.
Gençlik, elbette toplumun geleceğidir. Ancak bu genel kabulün realitedeki karşılığına bakmak zorundayız. Olgusal düzeyde siyaseti etkilemek için sokağa dökülen gençliğin bir siyasal fikriyatı, ütopyası ve tahayyülü olduğunu söylemek zor. Keşke Türkiye'yi yeni siyasete taşıyacak kolektif, yenilikçi ve sorunları aşan iddiaları olsa.