Oscar adayı “No Other Land”, İsrail'in yasadışı toprak işgaline odaklanıyor ama on yıllardır süren zulmün boyutunu gerçekten yansıtıyor mu? Bu noktada şüpheler bulunuyor. Yahudi lobisinin geçmişte benzer şekilde, İsrail karşıtı gibi görünen ama aslında kontrollü eleştiriler sunulan projelere destek verdiği biliniyor. Öte yandan film, Oscar'da "En İyi Belgesel" ödülünü alırsa, ABD'nin “Bakın, İsrail'i eleştiren bir filme ödül veriyoruz; biz tarafsızız” söylemiyle kendi imajını pekiştirmesi de olası.
Filiz Zengin/ tv4 Kanal Koordinatörü
Bu yılın Oscar adayları açıklandığında, belgesel kategorisinde yer alan filmler arasında "No Other Land"i gördüğümde hiç şaşırmadım. Filistin-Norveç ortak yapımı, 95 dakikalık bu belgesel, uzun zamandır İsrail'in Filistin'e uyguladığı zulmü gözler önüne seren çarpıcı bir yapım olarak lanse ediliyordu. "No Other Land", İsrail'in yasadışı toprak işgaline odaklanıyor ama on yıllardır süren zulmün boyutunu gerçekten yansıtıyor mu? Bu noktada şüpheler bulunuyor. Burada sorulması gereken kritik bir soru var: Bu belgesel gerçekten tarafsız mı, yoksa bir tür "gaz alma" operasyonu mu? Yahudi lobisinin geçmişte benzer şekilde, İsrail karşıtı gibi görünen ama aslında kontrollü eleştiriler sunulan projelere destek verdiği biliniyor.
Yüzlerce yıllık tarihsel datada, 1948'deki Nakba ile başlayan Filistinlilerin yaşadığı travma, günümüze kadar süregelen toprak kaybı ve zorunlu göç ile daha da derinleşti. 1947'de Birleşmiş Milletlerin Filistin'in bölünmesi hakkındaki planından sonraki süreçte, binlerce Filistinli evlerinden zorla çıkarıldı. Belgesel, öldürülen on binlerce çocuğu ve süregeldiği bilinen soykırımı göz ardı ederek, meseleyi yalnızca hukuki bir arazi işgali meselesine indirgemiş gibi görünüyor. Oysa sadece son bir yılda 50 binden fazla Filistinli yaşamını yitirdi. Yani uzun süredir devam eden baskılar, toplu bir katliamla sonuçlandı.
"Özeleştiri yapıyoruz" mesajı
İsrail, bu belgeselle de klasik bir taktiği devreye sokuyor: Kendi içinde vicdan muhasebesi yapıyormuş gibi görünerek, dünyayı bu özeleştirinin samimiyetine inandırmaya çalışıyor. Bu taktik çoğu zaman işe yarıyor. Özellikle vicdan sahibi İsrailli vatandaşları ön plana çıkararak, "Bakın, biz de kendimizi eleştiriyoruz" mesajı veriyorlar. Ancak bu eleştirilerin sistematik bir dönüşüme yol açıp açmayacağı, büyük bir soru işareti.
Belgeselin yönetmenlerinden biri İsrailli, diğer ikisi Filistinli üç aktivist. Özellikle İsrailli Yuval Abraham ve Filistinli Basel Adra, olayları kaydederken İsrail medyasının dikkatini çekiyor ve televizyonlarda canlı yayınlara çıkıyorlar. Bu süreçte, görünmez bir elin onları büyük tehditlerden koruduğunu söylemek de mümkün. Yuval Abraham'ın İsrail devletine yönelik sert eleştirileri, belgeselin inandırıcılığını artırıyor gibi görünse de, bu eleştirilerin ne kadarının gerçek anlamda bir değişim yaratacağı sorgulanabilir. Teknik açıdan başarılı olan "No Other Land", Oscar'da "En İyi Belgesel" ödülünü alırsa, ABD'nin "Bakın, İsrail'i eleştiren bir filme ödül veriyoruz; biz tarafsızız" söylemiyle kendi imajını pekiştirmesi de olası.
Yıllardır süren İsrail zulmünün boyutunu yansıtmayan "No Other Land", yasadışılığı ve hukuksuzluğu kayıt altına almakta başarılı olmuş. En azından konunun duygusal ve sosyal boyutlarını anlamamıza yardımcı oluyor. Filmi izlerken ister istemez şu duyguya da kapılıyorsunuz; bu insanlar acıya alışmış. Sizin başınıza gelse, yıllarca kendinize gelemeyeceğiniz işlere gülüp geçen insanlar sizi hayrete düşürüyor. Biraz hikâyeden bahsetmek istiyorum, bildik olsa da...
Filistin'in bitmeyen trajedisi
Filistinli genç aktivist Basel Adra ve İsrailli gazeteci Yuval Abraham, belgeselde, yerinden edilen insanların çaresizliğini gözler önüne seriyor. Basel Adra, üç kuşaktır aktivist bir ailenin üyesi. 5 yaşına ait ilk hafızası, babasının tutuklandığı güne ait. Batı Şeria'nın dağlarında ve 1900'lü yıllardan beri haritada görünen, 20 köyden oluşan Masafer Yatta'da yaşıyor. Ancak İsrail tarafından tanınmayan bu köyler askeri bir talim bölgesi yapılmak için işgal edilmek isteniyor. 1967'de başlayan işgale direnen bu halk, artık kavgayı gündelik yaşamlarının bir parçası haline getirmiş durumda. Bir bölge sakini, "Bizi yabancı ettiler," diyor. Her ebeveynin umudu, çocuklarının savaş mirası taşımaması ya da en azından daha iyi bir miras devralmasıdır; ancak Batı Şeria doğumlu Basel Adra için bu mümkün değil; zaman onun için yalnızca umutsuzlukla geçiyor. Halkı gözlerinin önünde yok edilirken, onun elindeki tek silah kamerası: "Başka hiçbir şeyim yok, sadece telefonum var" diyor.
Birkaç yıl önce, Basel Adra, İsrailli gazeteci arkadaşıyla, İsrail hükümetinin Masafer Yatta'daki evleri yıkma çabalarını belgelemeye karar veriyor. Çekimler sırasında Basel Adra ile Yuval Abraham dost oluyorlar. Bu mücadele ikiliyi yakınlaştırarak, onlara hem kişisel hem de sosyal anlamda derin bir bağ kazandırıyor. Yuval, bir röportajında, "Gerçekleri biliyor olsanız bile, bir ailenin evinden zorla çıkarılmasına tanık olmak bambaşka bir şey," diyor. Belgeselde, yıllardır yapılagelen evler bir gecede yıkılıyor, insanlar yeniden inşa ediyor, ama İsrail askerleri tekrar yıkıyor; bu döngü devam ediyor.
Yaptıkları bir okul da aynı kaderi paylaşacakken, Tony Blair'ın 7 dakika boyunca okulun önünde gazetelere poz vermesi bu okulu kurtarıyor. Oysa İsrail Yüksek Mahkemesi, hükümetin bu bölgeyi boşaltma hakkına sahip olduğuna hükmetmiş durumda. İşte bu noktada, belgeselin yaratmak istediği etki ve duygu bir kat daha derinleşiyor; bu görüntüler filmin izleyicilere hissettirmek istediği umutsuzluğun ve direnişin hikâyesini anlatıyor.
"İzleyici umudumuz"
Belgeselin yönetmenleri, Batı Şeria'daki durumun bugüne kadar hiç bu kadar kötüleşmediğini vurguluyor ve ödül kazanmanın yaratabileceği farkı umut ediyor. Belgesel, Şubat ayında Berlin Uluslararası Film Festivali'nde En İyi Belgesel Ödülü'nü kazandı ve New York Film Eleştirmenleri Derneği ile Uluslararası Belgesel Derneği'nden de ödüller aldı. 24 ülkede dağıtım için satın alındı ve Oscar'a aday gösterildi.
Filistin halkının trajedilerinden biri, kendi kaderlerini belirleme haklarının sürekli başkalarının elinde olmasıdır. ABD'nin iki taraf arasında arabulucu gibi davranması ise büyük bir hata; çünkü bu süreç, İsrail'in yeni yerleşimler kurmasına zaman kazandırmaktan başka bir işe yaramıyor. Filistin, Batı dünyasının kabul edebileceği bir devlet olabilmek için tamamen askerden arındırılmış, kendi sınırları üzerinde bile söz hakkı olmayan küçük bir varlık olarak bırakılmak isteniyor. Böyle bir çözüm, aslında Filistinlilere yalnızca şeker sunan bir diplomasi anlayışıdır. Oysa Filistinlilerin umutsuzca hak ettiği şey, tam anlamıyla kendi kaderlerini tayin etme hakkı ve Yahudilerle birlikte yaşayabilecekleri özgürleştirici bir barışın inşasıdır.